14 Mart 2017 Salı

Yüzüme Kırk Tane Çizgi Çizdim

İstediği her şeye sahip olan bir kişi, hüzünlü olamazdı. Belki de hiçbir şeye sahip değildim. Görünürde öyle gözüküyordu. Bir yerlerde bir eksiklik vardı ama ne olduğunu çözemiyordum. İçimdeki resmin eksik parçalarını arıyordum. Sanki o parçayı bulamazsam bir bütün olamayacakmışım gibi geliyordu.

Maupassant, küçük yaşlarındayken, Flaubert onu bir ağacın karşısına oturtup, ağacı betimlemesi için iki saat veriyormuş. Ben kırk yılımı vermiştim ama ‘içimi’ bir türlü betimleyememiştim. Sözcükleri anlatmak istediğim anlamdan hep yoksun buluyordum. Sartre gibi hep kendi ruhumu yaralıyordum. Belki de Musset’in dediği gibi “ En umutsuzlar, en güzel şarkılardır”

Uzaklarda bir ağacın rüzgârla hışırdayan seslerini duyuyordum. Tıpkı benim gibi, bir sineğin aynada yansıyan, kendisine çarpışını, hiç vazgeçmeyişini izliyordum. Kimi zaman ise, geçen zamanın okşayışını... Ama nedense geçmeyen zamanı yüzümde bir çizgide tutmaya çalışıyordum. “O çizgilerin içine hayat doldurman gerek” diyen sesleri bir çığlık gibi duyuyordum.

Hüzün sanki beni gözetliyordu. Bazen burnumu cama dayarken, bazen ise geceleyin balkonda dolaşırken karşıma çıkıyordu. Ama bir şey söylemeye cesaret edemiyordu.

 Bir gün rıhtımda dolaşırken rastladım ona; siyahlar içindeydi, yanıma kadar sokulup bir şeyler mırıldanmaya başladı ama ne dediğini anlayamıyordum. Sanki başka bir dilce konuşuyordu. Başka bir gün ise, denizden çıkıp, her yerinden sular damlarken bana doğru koşmaya başladı. O an bana kadar gelip, boğazıma sarılıp, öldüreceğini düşünmüştüm. Her tarafımı dehşet sarmıştı. Belki de bütün olanlar beynimin bir oyunuydu. Gerçeğin ne olduğuna dair herhangi bir bilgim yoktu. Konuşamayan ama sadece yazabilen biri olduğumu, bildiğini düşünüyordum. “Yüce gönüllülük seni zehirleyen bir ilaçtan başka bir şey değil” diyordu. Belki de her şey kafamın içinde olup bitiyordu. Hayal gücümle kendime kapılar çiziyor, sonra o kapıları ardından kilitliyor, kendimi o düşsel karanlığa hapsediyordum. Hiç bir şey gerçek değil gibi…

Hayatı yazmak için yanlış kapılardan mı giriş yapmıştım? O zaman evrenin beni tekrar doğurmasını ve doğru kapıyı göstermesini mi beklemeliydim.

Vakit var mıydı? 
Yüzümdeki çizgiler kırk tane olmuşken…

Belki de zamanın altında kalan bir enkazı kaldırmaya, bir şekle sokmaya çalışıyordum.

Bazen sinemaya gider, başımın üstünden geçen bir ışık demetinin salonun perdesine yansımasını, içinde tozların, dumanların oynaşmasını izlerdim. Film ise yenilgiye uğrayanlardan bahsederdi. Sahnelerin hepsinde hep yağmur yağardı, en güneşli havada bile akışına hiç durmadan devam ederdi. Hatta evlerin içine bile yağardı. İnsanları birbirinden bir bıçak gibi ayırırdı bu yağmur. Sinema salonunun aşırı kırmızıya boyalı yan duvarlarında yağmur damlalarını andıran lambalar vardı. Onlar sönünce etraf karanlığa boğulurdu.Kocaman karanlıkta sadece beş kişiydik. Önümde, film boyunca telefonu ile oynayan, yanımda ağzını şapırdatarak pop corn yiyen, arkamda filme inat bütün sahneler boyunca öpüşen, iki sıra önümde ise geçişen sahnelerden gözünü hiç ayırmayan, beşinci kişi ise bendim. Bütün bu insanlar bu dünyaya aitti. Sanki bir ben ait değilmişim gibi geliyordu.

Kendimin, kendimle anlaşılmazlığı beni ürkütüyordu. Tanıdığım her insanla, mırıldandığım melodilerle müzikli bir iletişim kurmaya çalışıyordum. Çünkü müzik iç hayatımın gürültüsüydü. O gürültüleri duymalarını umutla bekliyordum. Benden taşan melodilerle benliğimin içine gizlice süzülsünler ve orada olup biteni bana da anlatsınlar istiyordum. Ben kendimi anlayamıyorum, başkaları duyup da anlatır belki diye…

Strogoff’un bir gözyaşının yarattığı mucizeyle kurtulması gibi, ben de kurtulmak istiyordum. Kendisinden kurtulamadığım bir hayalet gölgem vardı ve beni devamlı takip ediyordu. Konuşmayı beceremeyen ama yazmak için bir gizli güç tarafından eli kımıldayan biriydim.… İçinde dönüp dolaşan imgeleri, oradan çekip çıkartmak, gerçeğin aynasına yansıtmak, gözle görünür hale getirmek için benim ellerime ihtiyacı olduğunu söyleyip duruyordu.Ete kemiğe bürünemeyen kelimeleri tutsaklığından çıkarmak, siyah bir kalem ucunun karalamalarıyla onlara bir hayat sunmak istiyordu.Ben ise bir sineğin kanatlarını koparır gibi tutsaklığımın kanatlarını koparmak istiyordum.

Bazen kelimelerin hüznünden doğduğumu düşünüyordum. Bundan öncesi sadece bir yansıma mıydı? “İnsanın hayalleri olması hiçbir şey demek değildir. Onlara ulaşmak, gerçekleştirmek için çaba sarf etmesi lazım” diyordu yansımam.

Sartre gibi,   ‘okunmak’ için yazıyordum oysa… Yoksa bu yazdıklarımın bir anlamı yok muydu? “Sen başı kaybolmuş bir öyküsün. Sonunu yazmak neye yarar?” diyorlardı. Gizlenmiş olan gerçek varlığım, cümlelerin arasındaydı. Gerçek bir okuyucu da onu bulup oradan çıkartmıyordu. Birileri bulup çıkartsa belki gerçek bir ‘ben’e dönüşerek var olabilirdim.

Ruhsal perdeleri sonuna kadar çekilmiş, gölgesiyle savaşan biriydim. Kara kaplı bir defterin başına oturup, kendimle savaşıyordum. Gece oluyor, insanlık uykuya dalıyordu. Beynimin içinde dönüp dolaşanları yazamadığım için belleğimden uykular silinmişti. Yeni öyküler bulup, anlatmalı ve diğer insanlar gibi bende uykuya dalmalıydım.

Bir zamanlar yazdıklarımı kimseye okutmuyordum. Bunun tek sebebi, kendimi gölgeme anlatma düşüncesindendi. Çünkü ruhumun duvarının çıplak yüzeyine eğik yansıyan gölgem tüm yazdıklarımı büyük bir iştahla yiyordu. Şimdi ise yazdıklarımı anlatmaktan geri duramıyordum. Bileğim oynayıp duruyor, defterlerin birisi bitip, diğerine başlıyordum. Yaratıcım kulağıma “Herkes olabilirdi ama ben seni seçtim” diye fısıldıyordu. Ne için seçildiğimi dahi bilmiyordum.

Tek bildiğim zamanı tepetaklak yapma gücüm olmasını istediğimdi. Belki zaman tepetaklak olursa her şey birden bire aydınlığa kavuşabilir ve kendimi karanlığın içindeki siyah noktayı aramaktan kurtarabilirdim.Yüzümdeki zaman çizgileri kırk tane olmuşken,bir umut olabilirdi.
Umut
Umut


Umut